top

 

Basın Bülteni

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıslı Rumların kuzey Kıbrıs’ta terkettikleri taşınmaz malları ile ilgili geniş kapsamlı bir karar üretmiş (ADMISSIBILITY OF Application nos. 46113/99, 3843/02) ve bundan sonra bu konudaki davaların kendi önüne gelmeden önce, KKTC de kurulan ve ancak Türkiyenin iç hukuku olarak kabul edilen KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu’na (TMK) başvurmayı şart koşmuştur.

Mahkeme bu karara varırken yapmış olduğu incelemede, Türkiye’nin kuzey Kıbrıs’ta top yekün kontrolu olduğunu, askeri işgal neticesinde mülkiyetin el değiştirerek tapunun işgalciye geçemiyeceğini, Türkiye’nin artık bu bölgedeki insan hakları ihlallerinden ortaya çıkan sorumluluklarını reddetmediğini ve bu nedenle Kıbrıslı Rumların çare talep etme hakkı olduğunu Türkiyenin dikkate aldığını kaydetmiştir.

Mahkemenin detaylı kararı farklı bakış açıları nedeniyle çok farklı yorumlara neden olmaktadır. Konuya ilgi duyanların doğru bilgiye ulaşabilmesi bakımından, AİHM kararının önemli olduğunu düşündüğümüz bölümlerini kamuoyunun dikkatine getirmeyi bir görev kabul ediyoruz.

Karardan alıntılar, paragraf numaraları ile birlikte aşağıdadır. Basın Bültenimizin ekinde, kararın ingilizce orijinal tam metnini de bulabilirsiniz.

Ali Erel
Başkan

Bazı önemli paragraflar:
89. “KKTC” Taşınmaz Mal Yasasının Türkiye’nin iç hukuku olmadığı görüşünü savunan Kıbrıslı Rumlara cevaben, Mahkeme bu yaklaşımı yapay bir argüman olarak kabul etmektedir. Türkiye defalarca “KKTC” de ortaya çıkan davranış ve ihmallerden dolayı sorumlu tutulmuştur ve böyle olmasaydı, Mahkeme Türkiye aleyhine kuzey Kıbrıs ile ilgili açılan davalara bakmaya yetkili olmayacaktı. “KKTC” makamlarının veya kurumlarının oluşturmuş olduğu yasal çareler, Türkiye’nin iç hukuku veya milli çareleri olarak kabul edilmektedir. Ayrıca gözden kaçırılmaması gerekir ki; 67/2005 sayılı TMK yasası, Mahkemenin Arestis davasında Türkiye’den bir iç hukuk çaresi oluşturmasını talep etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Çarelerin fonksiyonel gerçekliğini kabul etmek, Türkiye’nin kuzey Kıbrıs üzerinde uluslararası kabul gören bir egemenlik uygulamakta olduğunu kabul etmek değildir.

95. Ayrıca, Türkiyenin kuzey Kıbrıs üzerinde topyekün kontrol uyguluyor olması nedeniyle, “KKTC” politikaları ve uygulamaları konusunda İnsan Hakları Konvansiyonu bakımından Türkiye sorumludur ve bu durum netice itibarı ile Türkiye’yi, bu bölgede insan haklarını korumakla yükümlü kılar. Bu bölgede, “KKTC” makamlarının sivil, idari veya ceza hukuku temelinde yapmakta olduğu uygulamaları yasal temelden yoksun ve geçersiz sayarsak, Türkiye’nin bölgedeki bu yükümlülüğü ile uyumlu olmaz.

96. Mahkemenin görüşüne göre, esas dikkat edilmesi gereken şey, işgal altında yaşayanların aleyhine çalışacak veya işgal bölgeleri dışında yaşayıp da haklarının ihlal edilmesi nedeniyle talepleri olan kişiler bakımından bir boşluğun oluşmasını engellemektir. Uluslararası sorunların askıda olması durumunda da, kişilerin günlük hayatlarında haklarının korunması Mahkeme açısından çok önemlidir. Konvansiyon altında kişilerin çözüm talep etme hakları, fonksiyonel bir hukuk sistemi ve sivil ve ceza yasalarının uygulanması ile takas edilemez. Davacılar “KKTC” kontrolunda yaşamıyor olsalar da, davalı devletin himayelerinde efektif bir çare müessesesi varsa, Mahkeme’ye göre yerel hukukun tüketilmesi şartı uygulanmalıdır. Her zaman vurgulanmakta olduğu gibi, bu netice her hangi bir şekilde “KKTC” nin kuruluşu hakkındaki uluslararası topluluğun görüşünü veya Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümetinin Kıbrısın tek ve yasal hükümeti olduğu gerçeğini zayıflatmaz. Davalı devletin hatalarını düzeltmesine izin vermekle, uluslararası hukuk bakımından yasa dışı olan rejimin dolaylı yoldan yasallaşmayacağı görüşünü Mahkeme muhafaza etmektedir.

98. Netice olarak, bir iç hukuk çaresinin mevcut olduğunu kabul etmenin, ihlallerin kurbanı olduğunu iddia edenlerin çıkarı ile çeliştiği konusunda Mahkeme ikna olmamıştır. Davacıların ifade ettikleri güçlü duygularını Mahkeme kaydetmiştir. Ancak, kuzey Kıbrıs makamlarının karar verici pozisyonunu artırmakla, geçmişte yaşanan sıkıntılar temelinde sürtüşmelerin ortaya çıkacağını söylemek, Türkiyedeki her hangi bir resmi kuruma karşı, ve hatta herhangi bir zarar gören kişinin, ihlalden sorumlu bir devletten çare talep etmesine karşı da kullanılması mümkündür. Davalıların işgal bölgeleri dışında yaşıyor olmaları nedeniyle “KKTC” makamlarına müracaat etmelerini ve pratik ve fonksiyonel bir çözümün mümkün olduğunu görmelerini engelleyen bir neden yoktur. Yasal veya fiili sınırların varlığı, iç hukukun tüketilmesine bir engel değildir, genel bir kural olarak, davalı devlet sınırları dışında yaşayanlar, pratik zorluklar ve kişisel isteksizliğe rağmen iç hukuku tüketme prensibindan muaf değildirler.

103. ”KKTC” de var olan iç hukuk çareleri, , özellikle TMK süreci, Konvansiyonun 35.1 maddesi kapsamında iç hukuk çareleri olarak kabul edilmektedir. Madde 35.1 den muafiyet için geçerli bir neden oluşmamıştır.

107. Mahkeme, Loizudu davasında, uluslararası topluluğun, “KKTC” yi uluslararası hukuk temelinde bir devlet olarak kabul etmediğini ve Kıbrıs Cumhuriyetinin, Kıbrıs’ın tek yasal Hükümeti olduğunu ve Konvansiyon açısından Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarını dikkate almayan Madde 159 yasal ve geçerli saymadığını hatırlatır. 159 un geri çekilmediği doğru olmakla birlikte, en azından durum şudur ki; “KKTC” makamları ve özellikle, ilgili yasanın Kıbrıslı Rum mülk sahiplerinin haklarının iadesi ve tazminat hakkı yönündeki yorumunda ısrar eden “KKTC” “Anayasa Mahkemesi” tarafından uluslararası hukuk pozisyonu ve bu Mahkemenin bulguları dikkate alınmıştır. Ortada duran fiili nedenlerden dolayı, davacıların ve müdahil devletin öne sürdüğü noktaları ve prensipleri tatmin etmek maksadı ile “KKTC” makamlarının kendilerinin, işgal edilmiş bölgelerdeki hukuki ve yönetsel sistemi yok ve geçersiz ilan etmelerini beklemek mümkün değildir.

108. Ayrıca, Konvansiyon temelinde “KKTC” kontrolundaki bölgelerde sorumluluklarını Türkiye artık reddetmemektedir, ve temelde Kıbrıslı Rum mal sahiplerinin Protokol 1 in Madde 1 temelinde ihlal edilen haklarına çare talep etme hakları olduğunu Türkiye Hükümetinin dikkate almakta olduğunu Mahkeme not etmiştir. Bu dikkate alma, Mahkemenin daha önceki davalardaki bulguları nedeniyle oluşturulan TMK mekanizmasının temelini oluşturmaktadır.

112. Tüm bunlardan, davalıların mülkiyet haklarını kaybetmiş oldukları anlamı çıkmaz. Askeri işgalin bir çeşit mülkiyetin el değiştirmesi ve tapunun işgalci güce verilmesi anlamına geldiğini Mahkeme kabul etmez. Ancak, bu davalar neticesinde davacıların mülklerine serbestce ulaşmalarını ve mülkiyet haklarını tam olarak kullanmalarını, o mülklerde kimlerin yaşamakta olduklarına bakılmaksızın, veya mülkün hassas askeri bölgede olup olmadığına veya önemli kamu maksatları için kullanılıp kullanılmadığına bakılmaksızın sağlamasını Mahkemenin Türkiye Hükümetine direk olarak emretmesini beklemek gerçekci değildir.

127. Mahkeme, 67/2005 sayılı yasanın, Kıbrıslı Rum mal sahiplerinin mülklerine müdahale edildiği yönündeki şikayetlerine, ulaşılabilir ve etkin bir çözüm çerçevesi sağladığını tesbit etmiştir. Bu davadaki mal sahipleri, bu mekanizmayı kullanmamışlar ve dolayısı ile yerel hukuku tüketmedikleri temelinde dava reddedilmiştir. Mahkeme, mevcut işgali sonlardırmanın kendi yetkisi dışında olduğu bu durumda, 67/2005 nolu yasanın gerçekci bir çare imkanı sunduğu konusunda tatmin olmuştur

128. Son olarak Mahkeke bu kararın, davacıların TMK yı kullanmaları gereklidir şeklinde algılanmaması gerektiğinin önemle altını çizmektedir. Öyle yapmayıp siyasi çözümü bekleyebilirler. Ancak, eğer davalılardan birisi Konvansiyon temelinde haklarını talep etmek istiyorsa, böyle taleplerin kabul edilebilirliği, yukarıda ifade edilen prensipler temelinde karara bağlanacaktır. Prensiplere uygun dava açan ve mevcut yerel hukuk çarelerini tüketen davacıların şikayetleri ile ilgili olarak Mahkemenin nihai denetleme yetkileri devam etmektedir.

2006 © Copyright Cyprus EU Association

Powered by QuickWASP Limited