|
Basın Bülteni
2009 yılı sonuna yaklaşırken, bulunduğumuz coğrafyanın insanları ve Kıbrıs adası ile ilgilenenler hep soruyor;
Kıbrıs’ta çözüm gerçekten yakın mı?
BM
ve AB gelişmeleri yakından ve ilgiyle izliyor. Bu sorunun yanıtını bir
milyona yakın Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum acilen bilmek istiyor.
Türkiye’nin demokratikleşmesi ve uluslararası hukukla barışmasını
önemseyenler hem heyecanlı hem de kaygılı. Herkes birbirine ayni soruyu
sorup duruyor; “Kıbrıs’ta çözüme söylendiği kadar yakın mıyız?”
Türkiye,
Kıbrıs sorununun önemli ve etkili taraflarından biridir. Türkiye’de
“Türkiye-AB ilişkileri”, “Ergenekon dalgaları”, “Ermeni meselesi”,
“Enerji boru hatları”, “Kürt açılımı”, ve daha sayılabilecek onlarca
konu Kıbrıs sorunu ile bir türlü ilişkilendirilmiş vaziyettedir. Enerji
güvenliği açısından, AB nezdinde Türkiyenin stratejik öneminin artmış
olması sürece farklı bir boyut katıyor. Petrol rezervleri-ABD-Türkiye
üçgeninde Türkiyeye biçilen rol de önemli bir dinamik olarak ortada
durmaktadır.
Kıbrıs
görüşmelerine ev sahipliği yapan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
her fırsatta beyan etmekte ve taraflar da alıp kabul etmişler,
tekralayıp duruyorlar; “Çözüm, Kıbrıslıların çözümü olacak” diye. “Kıbrıs
sorununun çözümü gerçekten yakın mı?”. Bunun için çözümün gerçekten
“Kıbrıslı” mı olacağına bakmak gerekiyor. İki Kıbrıslı görüşüyor ama
öncelikler sıralamasında Kıbrıslıların çıkarları üst sırada mı yer
almaktadır? Aslında görüşmeler BM şemsiyesi altında devam ediyor ve bu
konuda yılların biriktirdiği BM mevzuatı yol gösterici oluyorsa da,
1990 ların sonlarından itibaren sorunun kendisi ve süreç
Avrupalılaşmıştır. Bu dönemde Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olmuş,
Türkiye AB ile giriş görüşmelerine başlamış, Kıbrıslı Türkler AB
vatandaşları olmuşlar, ancak çözüme kadar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
kontrolu altında olmayan kuzey Kıbrıs coğrafyasında AB muktesebatı
askıya alınmıştır.
Genişlemeye
ve derinleşmeye devam eden işte bu Avrupalılaşma süreci, taraflar
aksini söyleye dursun, Kıbrıs sorununun çözümü konusunda bazı ilave
dinamikler ve kriterler empoze etmektedir. Kıbrıslı Türkler Yeşil Hat
tüzüğü çerçevesinde ticaret yapmakta, hayatın birçok dalında AB’nin
mali fonlarından yararlanmaktadır. AB’nin sağladığı yeni kimlikle,
eskiden ulaşamadığı olanaklara Kıbrıslı Türkler şimdi sahiptir. Henüz
açıkca kabul edilmese de, hayatın her dalında AB değerlerinin varlığı,
Kıbrıs’ın güneyinde ve kuzeyinde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetinde de
hissedilmektedir ve bu süreci durdurmak, yerel politikaların
başarabileceği bir şey değildir.
Giriş
görüşmeleri çerçevesinde AB, Türkiye’nin önüne yol haritaları koyup
durmaktadır. Bu anlamda, AB ülkelerinin Kıbrıs ile ilgili 21 Eylül 2005
tarihli ortak deklerasyonu temelinde ve 11 Aralık 2006 tarihli AB zirve
kararları çerçevesinde, Kıbrıs meselesini takip etmekte olduğunu her
fırsatta AB Türkiye’ye hatırlatmaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti ile
ilişkilerini ayırımcılık yapmadan “normalleştirmesi”ni, “BM
çerçevesinde ve Güvenlik Konseyi kararlarına uygun olarak ve ayrıca AB
değerlerinde ve AB vatandaşlarının yerleşip iş kurma hakkı dahil,
AB’nin dört özgürlüğünün ada üzerinde uygulanacağı, Kıbrıs sorununa
kapsamlı bir çözüme varılması için gerekli zeminin oluşmasına katkı
yapmasını” AB Türkiye’den talep etmektedir. Türkiye’nin
bu taleplere yanıtı ilk bakışta olumlu görünmektedir. Türkiye, AB ile
yürütmekte olduğu giriş müzakerelerinde Kıbrıs sorununun kendisine ayak
bağı yapılmamasını istemekte, ve kendisinin Kıbrıs’ta çözüm sürecine
aktif desteğinin sürdüğünü ifade ederek, Kıbrıs Cumhuriyeti ile
ilişkilerinin zaten “normal” olduğunu ve çözümün BM çerçevesinde ve
yıllardır oluşturulan BM parametreleri üzerinde olması gerekliliğini
tekrarlamaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin 2004 referandumlarından
hemen önce şekillendirdiği “uzlaşımcı taraf görünme ihtiyacı”
politikaları ile uyum içindedir.
Türkiye
bu noktada durabilse, “Kıbrıs sorunu yakında çözülebilir” mesajının
alınması mümkün olabilecekti. Ancak Türkiye, Kıbrıs’ta olası bir çözüme
nasıl baktığına, kendince “Avrupalı terimler” de kullanarak ilave
talepler öne çıkarmaktadır. Türkiye’ye göre bulunacak çözümün AB’nin
birincil hukuku olması gerekiyor. Yani Kıbrıs Cumhuriyetinin ortadan
kaldırılması ve kurulacak “yeni” devletin yeniden AB’ye kabulünü
gerektiren bir senaryo üzerinde ısrarlı olacağının işaretlerini
vermektedir.
Ayrıca;
“Türkiye’ye, Kıbrıs adası üzerinde Yunanistan’nın haklarına eşdeğer
haklar verilmelidir” diye ısrar etmektedir ki, Türkiye AB’ye üye
olmadan “Türkiye vatandaşları da AB vatandaşları gibi ada üzerinde
yerleşip iş kurma hakkı dahil, AB’nin dört özgürlüğünden faydalansın”
istiyor. Yani ada üzerinde Türkiye vatandaşlarının, sermayesinin,
ürünlerinin ve hizmetlerinin serbest dolaşımı gerçekleşmiş olsun. (Ltf
bakınız: 20 Mayıs 2009 tarihli AB-Türkiye Ortaklık Konseyi, 47.
Toplantı belgeleri) Bu aşamada birçok soru akla gelmektedir, mesela bazıları; - Türkiye bu taleplerinde ciddi olabilir mi, yoksa pazarlık çıtasını mı yükseltiyor? -
Türkiye, AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılarak,
kurulacak devletin yeniden AB üyesi olmasının ve dolayısı ile varılacak
antlaşmanın, 27 üye ülkenin onayından geçerek birincil hukuk olmasının
mümkün olduğuna mı inanıyor? -
Çözümden sonra AB mevzuatının kuzey ve güneyinde uygulanacağı AB
toprağı olacak Kıbrıs adasında, AB üye devletlerine ve AB
vatandaşlarına verilen hakların aynisinin Türkiye Devletine ve Türkiye
vatandaşlarına verilebileceğine Türkiye gerçekten inanıyor mu? -
Türkiye’den kuzey Kıbrıs’a göç eden nüfusun, Türkiye’nin talepleri
temelinde çözüme ulaşılması durumunda çok daha büyük miktarlarda ve
yetmiş milyonluk Türkiye potansiyeli ile ve bu sefer AB vatandaşlarına
denk haklarla Kıbrıs’a gelip adanın tümünde sosyal ve ekonomik sorunlar
yaratacağını ve çözümün diğer bacağı olacak olan Kıbrıslı Rumlar ile AB
kurumlarının veya herhangibir AB üyesi ülkenin kabul etmesini beklemek
mümkün mü? -
Türkiye ile çözüm konusunda yüzde yüz örtüştüğünü söyleyen görüşmeci
Sayın Talat acaba Türkiye’nin bu taleplerine katılıp destek veriyor ve
bunları Kıbrıslı Türklerin talepleri olarak görüşme masasına götürüyor
mu, yoksa Türkiye ayrı bir müzakere süreci mi yürütüyor? -
Elde edilmesine siyaseten, hukuken ve pratikde imkan olmayan talepleri
öne sürerek sürdürülen pazarlıklarda, Kıbrıs sorununun erken ve
kapsamlı çözümüne katkı yapıldığına inanabilmek ve inandırabilmek için
bilmediğimiz ne gibi gelişme vardır?, Görüşmelerde
ilerleme kaydedildiği ve referandumun gündemde olduğunun ifade edildiği
bu dönemde kamuoyumuzun bu soruların cevabını alması ve değerlendirmesi
gerekmektedir.
Ali Erel – Baskan – Kibris AB Dernegi |