![]() |
|||||
Anasayfa | Hoşgeldiniz | Hakkımızda | Dernek Organları | Forum | Etkinlikler | Albüm | Basın Bildirileri | Belgeler | Bağlantılar | Bize Ulaşın |
|||||
|
BM veya AB Parametrelerinde olsun; ÇÖZÜM İSTEMİYORLAR.
Kıbrıslı Türkler 2001 yılından itibaren meydanlara inerek ve 2004 yılında ise düzenlenen referandumda “evet” diyerek herkesi şaşırtmıştı. Statükoyu değiştireceğini ve “mandıra hayatından” kurtulacağını sanan Kıbrıs Türk toplumu, 2007 yılı sonuna gelindiğinde bugün acı gerçeklerle bir kez daha yüzleşiyor. Türkiye ve kontrolu altında tuttuğu kuzey Kıbrıs’taki yönetimin Kıbrıs’ta bir erken çözümü istemediği tüm taraflarca anlaşılıyor. 2007 yılı sona ererken, gerek Avrupa Birliğinin (AB) ve gerekse Birleşmiş Milletlerin (BM) yayınladığı raporlarda, Türkiyenin ve onun alt yönetimi olarak kabul edilen KKTC nin, Kıbrıs’ta erken siyasi çözüme katkı koymadığı özellikle tekrarlanıyor. Söz konusu raporlarda, Kıbrıs’ta taraflar arasında imzalanan 8 Temmuz Antlaşması’nın uygulanmadığına ısrarla vurgu yapılarak, Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafında bu konuda niyet ve politik iradenin olmadığına dikkat çekildi. 3 Aralık 2007 tarihinde yayınlanan BM Genel Sekreteri’nin (GS) Kıbrıs raporunda (S/2007/699), “taraflarda siyasi kararlılık olmaması nedeniyle 8 Temmuz Antlaşması’nın uygulamaya konması yerine boşuna zaman harcandığı, AB mali yardım projelerinin engellendiği, yapılmayacağı konusunda uzlaşılmış olmasına rağmen askeri tatbikatlara ve karşılıklı suçlamalara devam edildiği bir kez daha kayda geçirilerek, Türk Ordusunun, Ledra Sokağı dahil çeşitli noktalarda Yeşil Hat ihlalleri yaptığı, BM askerlerinin görev yapmasını engellediği ve BM’nin Maraş ve diğer konularda Türkiye Hükümeti’ni sorumlu tutmaya devam ettiği” net bir şekilde ifade edildi. GS’in raporunda, daha önceki Güvenlik Konseyi (GK) kararlarına ve özellikle 186 (Mart 1964) nolu ve 1758 (Haziran 2007) nolu kararlara atıfta bulunulmaktadır. 186 nolu kararda, “BM Barış Gücü’nün Kıbrıs’taki varlığının Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile müzakere edilerek ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin onayı ile olduğu”; 1758 nolu kararda ise, “BM’nin 8 Temmuz sürecine tam destek verdiği, askersizleştirme konusunda ve özellikle Ledra geçiş kapısı ile ilgili olarak acilen adım atılması gerektiği” özellikle ifade edilmiştir. GS’in raporunda yer alan ve Türkiye ile KKTC tarafından “KKTC üzerindeki izolasyonların kalkmasını BM destekliyor” şeklinde saptırılarak sunulan “Tanınma veya ayrılmaya yardımcı olma Güvenlik Konseyi kararlarına aykırıdır. Halbuki doğru hedef; Kıbrıs Türk Toplumu’nun gelişimini ilerleterek taraflar arasındaki ekonomik ve sosyal farklılığın artmasını engellemek ve adanın yeniden birleşmesinin mümkün olduğunca pürüzsüz olmasını sağlamaktır” paragrafı, Güvenlik Konseyi’nin 1789 (14 Aralık 2007) nolu kararında yer almadı. Bu paragrafın karardan çıkartılma nedeni, Kıbrıslı Türklerin gelişimi için atılan her türlü adımın Türk tarafınca suistimal edilerek bunların “KKTC’nin tanınması” olarak saptırılması olduğu GS’in raporunda da yer almıştı. Gerek GS’in raporunda referans verilen 1758 nolu kararda, gerekse de GK’nin 1789 (14 Aralık 2007) nolu kararında atıfta bulunulan 1251 (Haziran 1999) nolu karar, Türk politikalarına sert bir uyarı ve hatırlatma ihtiyacının yansımasıdır. Bu kararın 11. maddesi aynen şöyledir; “Kıbrıs’ta bulunacak bir çözümün; Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında belirtildiği gibi tek egemenliği, tek uluslararası kimliği ve tek vatandaşlığı olan, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü garanti edilmiş, politik eşit iki toplumun oluşturacağı, iki bölgeli ve iki toplumlu federal bir Kıbrıs Devleti temelinde olmalıdır ve böyle bir çözüm, herhangi bir başka ülke ile tamamen veya bir kısmının birleşmesini veya taksimin veya ayrılmanın herhangi bir şeklini dışlamalıdır, görüşünü GK yeniden teyid eder.” 1999 tarihli kararın 2007 yılı sonunda Türk tarafına yeniden hatırlatılması gerekli görülmüştür. Avrupa Birliği de aldığı kararlarda, Türkiyenin üyelik görüşmelerine başlarken Kıbrıs ile ilgili verdiği sözleri yerine getirmediği konusunda rahatsızlığını daha sert biçimde ifade etmeye başlamıştır. 14 Aralık tarihinde Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde onaylanan kararda yer alan Türkiye ve Kıbrıs ile ilgili ifadeler, Türkiyenin Kıbrıs sorunu ile ilgili olumsuz tavırlarından AB nin gün geçtikce daha fazla rahatsız olduğunu göstermektedir. Söz konusu AB Zirve raporunun Türkiye bölümünde şu ifadeler yer almıştır: “Konsey, Türkiye’nin ayırım yapmaksızın Katma Protokolü uygulayarak Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilişkilerini normalleştirmemesinden üzüntü duyar. Konsey, Avrupa Topluluğu ve üye ülkelerin 21 Eylül 2005 tarihli deklarasyonu kapsamındaki konularda gelişmeleri izlemeye devam edecektir ve Türkiye’den olumlu havanın yaratılması ve somut adımların atılması da dahil olmak üzere, Kıbrıs sorununa BM çerçevesinde ve Birliğin kuruluş prensipleri doğrultusunda kapsamlı ve yaşayabilir bir çözüm bulunmasına yol açacak 8 Temmuz Antlaşmasını aktif olarak desteklemesini bekler.” AB de bazı gerçekleri Türkiye’ye hatırlatma ihtiyacı duymuştur. Türkiye’nin 8 Temmuz sürecini desteklemediği ancak yeniden Kıbrıs’ta çözüm istemeyen taraf olarak algılanmaktan da rahatsız olmadığı bu ifadelerden anlaşılmaktadır. AB tarafından hatırlatılan söz konusu 21 Eylül 2005 tarihli AB deklerasyonuna göre, Türkiye verdiği sözleri yerine getirmeyerek hem kendini hem de Kıbrıs sorununu çıkmaza sürüklemiştir. Bu deklerasyonun özeti şöyledir; “Avrupa Topluluğu ve üye devletleri; ilgili başlıklarda müzakerelerin başlamasının Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olduğunu vurgular; Kıbrıs Cumhuriyetinin 1 Mayıs 2004 tarihi itibariyle AB üyesi olduğunu hatırlatır ve uluslararası hukuk açısından sadece Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıdıklarının altını çizer; tüm üye devletlerin tanınmasının katılım sürecinin gerekli bir parçası olduğunu ve Türkiye ve tüm üye devletler arasındaki ilişkilerin bir an evvel normalleşmesine verdiği önemi vurgular; BM Genel Sekreteri’nin, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları ve AB’yi kuran temel ilkeler doğrultusunda soruna kapsamlı bir çözüm getirme yolundaki çabalarına destek verilmesinin önemi üzerinde mutabıktır.” Yukarıda verilen bilgileri alt alta koyduğumuzda, Kıbrıslı Türkler açısından acı gerçek ortaya çıkmaktadır. AİHM kararlarına göre, Kıbrıs’ın kuzeyindeki yönetim “Türkiye’nin bölgesel alt yönetimidir”. AB ve BM, Türkiyenin ve dolayısı ile de kuzey Kıbrıs’taki yönetimin Kıbrıs’ta çözüm yönünde üzerine düşeni yapmamakta olduğunu, giderek sertleşen bir uslupla ortaya koymaktadır. İki kurum da aldığı kararları Türkiye’ye yeniden hatırlatarak çözümün BM parametreleri ve AB değerleri üzerinde olacağını ısrarla tekrarlamaktadır. Türk politikası sık sık “sorun BM de çözülmelidir” dese de, maalesef ne BM ne de AB sürecinde üzerine düşeni yapmamaktadır. Sürekli olarak “az daha dayanın, izolasyonlar kalktı, kalkıyor, Kıbrıslı Rumlar dışlanıyor ...” şeklinde gerçeklerle bağdaşmayan bir söylem ve süreç devam ettirilirken, Kıbrıslı Türklerin demografik, ekonomik, sosyal ve kültürel çöküşüne seyirci kalınmaktadır. Kıbrıslı Türklerin toplumsal varlığı ciddi tehlike altındadır. Erken hareket edilmez ve Kıbrıs sorununun çözümü Türkiye’nin AB üyeliğine bağlı tutulursa, yakın bir gelecekte Kıbrıs adası üzerinde Kıbrıslı Türk toplumun varlığından söz etmek hayal olacaktır. Ali Erel - Başkan
|
|
2006 © Copyright Cyprus EU Association Powered by QuickWASP Limited |